4.24.2008

teşekkür



yolda, belde, otobüste, trende, metroda, işyerinde, her türlü ortalık yerde, rahat rahat rimel sürme, sürme çekme, aynaya bakma, ve krem sürünmelerimin yolunu açan bu kadına...

yılda bi' gün

yetkililer bu havaları, istediği ânı yeniden yaşamak isteyen kimseler için tatil ilân etti. tatil senede bir gün geçerli olacak ve herkes, bu havalarda eskiden ne yapıyorlarsa yapmakta serbest bırakılacak. sabah uyandığı andan itibaren havanın bu hava olduğunu hisseden her bir kişi, herhangi bir belge sunma zorunluluğu olmaksızın seçtiler:

- birisi bir arabanın sağ koltuğuna geçti. araba şehrin kuzeybatısına doğru giderken olduğu yerde uyuyakaldı.
- birisi okuldan kaçıp lise arkadaşlarıyla buluştu. ağzına kadar sigara dumanıyla dolu olan iki katlı kafelerden birisine gittiler. sabah 11:00'den itibaren votka-vişne içmeye başladılar.
- birisi bir otobüse binip edirne'ye doğru yola çıktı. büyükçekmece gölünü geçerken içinde "öyle böyle değil" bir nikbinlik kapladı.
- edirne'ye doğru giden başka birisi, yolda durup henüz açmamış günebakanları izledi. aslında edirne'ye değil, karaağaç'a gidiyordu. vardığında saat 12:00'ydi. iki tarafı ağaçlarla kaplı ana caddenin sağ tarafındaki köy kahvesine oturup ahmet hamdi'nin "beş şehir"ini okumaya koyuldu.
- okuldan kaçanlar, iki saat sonra sahile inmeye karar verdiler. sahile inenlerden ikisi deniz feneri'ne kadar yürüdü. diğer ikisi kayalıklara oturdu, elele tutuşup (ilk defa yapıyorlardı bunu) küçük kanyaklarından iki yudum aldılar.
- birisi öğrencilik yıllarında her adımını bildiği üniversitelerden birinin kampüsüne gitti. avludaki çınarın yamacına oturdu. içi kurumuş nilüferlerle kaplı olan küçük havuzu seyretmeye başladı.
- birisi evde kaldı. kendine bi' çay yaptı. öğlene kadar kahvaltı ederek türk filmi seyretti. öğleden sonra dışarı çıkıp yürüyerek saraçhane'ye gitti. müzik dinliyordu.
- birisi kalktı, heybeliada'ya gitti.
- birisi sabah 8 otobüsüyle ankara'ya gitti. küçük bir kahveye oturdu. bir telefon kulübesinden eski bir arkadaşını aradı. beraber üç saat o kahvede oturdular. sonra kalkıp bütün gün hiç bi' şey yapmadan durdular.
- birisi sevgilisine kahvaltı hazırlamaya girişti. o daha uyanmadan işini bitirmek için ayakuçlarında yürüyerek yaptı bütün her şeyi. kaymak olmadığını farkedince pek bozuldu. kalktı kaymak almaya gitti. içeri girdiğinde sevgili hâlâ uyanmamıştı, "ohh"tu. kapı aralığından uyuyan ona göz süzdü. kalktığında daha güzelini yapmaya söz verdi. kaymağı da masaya koyduktan sonra tatlı bir müzik açtı, yatak odasının kapısından içeri girdi...
- birisi bir bulgaristan otobüsüne bindi.
- birisi bir londra uçağına bindi.
- birisi sevgisinden ayrıldı.
- birisi anne-babasının evine gitti. televizyonu açtı. üstüne bir battaniye aldı. annesi mantı yaparken ona yardım etti. televizyonda nahit sırrı örik'in senaryosunu yazdığı bir film vardı. sene 65'ti.

4.21.2008

bi' an - beş

- ne diyor bu şarkıda?
- ingilizce bilmiyor musun?
- ne diyor işte, anlamıyorum.
- babylon diye bi' köy varmış. orda yaşayanları anlatıyor.
sahtekâr!

4.18.2008

kişi

Kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş… Romatizma, bel ağrısı, kemik erimesi. Bol et. Bol kemik. Bol damar. Kilolarca bağırsak. İri göğüsler. Sarkık ciğerler. Ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek. İş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür. Fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler. Ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur. Üzülür, düşünür, korkar.

4.17.2008

mahrem!


o: bak, eyüp can'a şöyle demiş: "evlilik kurumuna sıcak bakmayabilirim ama seninle evlenmeye bakabilirim". yani nerdeyse o evlilik teklif etmiş gibi.
bu: kapalıçarşıdalarmış.
eyüp can demiş ki, sen evlenmeye karşı mısın?
teorik olarak evet pratik olarak hayır, demiş.
o da nasıl yani, diye sormuş.
başkalarının evliliğine karşıyım, senle evlenmeye değil, demiş
o: biz bunları nerden biliyoruz?
biz bunları neden biliyoruz?
neden?
bu: siyah süt kitabından.
o: ama neden?
bu: çünkü herşey aslına rücu eder.
o: aslına takayım o zaman.
bu: o da hırs nefs hanıma rücu etti işte, can tasavvuf hanıma değil.

bi' an dört


2006 ağustos

karides meğerse kabuğuyla yenebilen bi' şeymiş.

rakı bazen, bazı yerlerde çok daha yumuşak gidermiş.

güneş bazı yerlerde çok daha güzel batarmış.

dünya ne kadar küçükmüş.

deniz anası insanı zehirleyebilen bi' şeymiş.

teknelerin boşalttığı şeylere sintine denirmiş.

4.16.2008

çokacayipşeyler

aslında dün ben önerdim onu. cokacayipseyleryiyenevarkadasimvar.blogspot.com'u. ama, haksızlık yapmaya gerek var mı? bizimevdecokacayipyiyecekleroluyor.blogspot.com sanki daha uygun. zaten sorun tek kişide değil. keşke öyle olsaydı.

- çilekli-muzlu-dondurmalı-hindistan cevizli süt.
- macaron (veya maskoril)
- çilekli bebe muhallebisi
- muzlu bebe bisküüsü
- muzlu ekmek (l., onun ekmek olmadığını söylüyor, ama ekmek!)
- pepino
- yeşil elma suyu

- erik turşusu
- ayva suyu
- cevizli parmak sucuk
- rozbif
- biberli - vanilyalı votka
çok mu şey istiyoruz?

4.14.2008

sevgilinizi terketmenin 50 yolu var


"neden kulağımızın üstüne yatıp unutmuyoruz ki bu konuyu bu gece, dedi bana
inanıyorum ki sabah olduğunda aydınlanacak bütün gerçekler
bir kez daha öperken beni, farkına vardım ki pek de haksız sayılmazdı
elli farklı yolu olmalı sevdiğini terketmenin, elli farklı yolu"

ne oldu?

çocukları sevmezdi, şimdi sevdiği en az iki tane var.

dilencilerden nefret ederdi. geçen gün gözü bir dilenciye takıldı, uzun uzun baktı.

deli gibi çalışırdı. çok. bir zamandan beri "boş işler bunlar" diye düşünüyor.

hayatının bir zamanında sefil olmaktan ruh gibi korkardı. şimdi bakıyor da öğrenciliğinde o kadar kötü bir hayat yaşamamış. sefaletin o türlüsü de güzelmiş hatta belki.

sevgilisiyle o basık, sigara kokulu barlara gitmemek için akla karayı seçerdi. son günlerde onunla oralarda karşılaşmak için yapmadığı şey kalmadı.

inceliği çoğu zaman gereksiz bir teferruat gibi görürdü. bir zamandan beri yaptığı sürprizli tatlılıkların haddi-hesabı yok.

"bana masal anlatma" derken, bugün kendini dünyanın bütün güzel masallarını anlatmaya hazır hissediyor.

kimseye “birbirimizle uğraşmak zorunda mıyız” dememiş olmak için ömründen iki sene vermeye hazır.

4.12.2008

bi' an - dört , küçük öykü iki

26.10. 19.30.
müessesenin 11. kuruluş yıldönümü.
o masa.
"sigaramı unutmuşum"
"nasıl, almaya mı gideceksin, taa oraya?"
"evet"
"çabuk gel bari"
"7 dakika!"
"hadi kalkalım! seni bir yere götüreceğim"

bi' an - üç







dört kişi, o metronun içindeyiz. biraz sonra bu istasyonlardan birinde ineceğiz. klasik olarak meydanın oraya gideceğiz ve o kötü minibüslerden birine bineceğiz. berbat sanayi bölgelerinden geçerken gideceğimiz yerin anlatıldığı kadar güzel olup olmadığından şüphe edeceğiz.








bu sokaklara varacağız. önümüze bir müze bekçisi düşecek. doğal rehber bi' nevi...




kapının sağ altında, bir geç sabah kahvaltısının ortasında, o haberi alacağım: kapandı. yakın tarihte bir daha açılmayacak. ben onu şöyle anlayacağım: bir daha hiç açılmayacak. zaten neden ve nasıl vardı ki? bu kadarına da şükür. ey tevekkül!

4.11.2008

bi' an - iki


küçükçekmece gölüne bakan, rüzgârlı bir pencere... arkada p.j.

"senin jashuan olmam için ne yapmam gerektiğini söyle, olayım."

"bu şarkı çalarken her şey, ama her şey olabilir."

"tam bu şarkı çalarken nasıl aynı akordu basmayı becerebildin?"

bi' an


kalkan...

beşiktaş-galatasaray maçı... o garson yine o yeri hazırlamış. mondragon tamam ama cordoba'nın ismi bir türlü aklıma gelmiyor. "kokain" diyorum, "kolombia" diyorum, olmuyor. olmadıkça maç daha zevkli oluyor. artık maça bakmıyorum.

orayı adım gibi biliyorum.

çifte vav


ben de sonsuza kadar öyle yaşayıp gideceğimizi sanmışım. hep...
o gün son defa ağlamışım meğerse. bir daha hiç ağlamadım bunun için ve çok az hüzünlendim. çoğunlukla hiç bi' şeysiz hissettim. ruhsuz da değil. oyuncu gibi de değil. hiç bu kadar gerçek olacağımı düşünmezdim.

o bankanın önünde bir adam bir kadının üstüne yürüyordu, kadının elinde anna karanina vardı.

kadına "sen şımarığın tekisin" diyordu. "hep de öyle kalacaksın".

"galiba sonsuza kadar görüşemeyeceğiz ve ben özlemden öleceğim galiba".

4.09.2008

bir yere gitmiyordum



f.'ye gittim. konuşamayacağımdan korkuyordum, pek öyle olmadı.
fena halde gözlerimin içine bakarak yalan söylediğini gördüm, o da benim gördüğümü gördü. bu, daha öncekilere benzemeyen bir balkon, bu içtiğim sigarayı tanımıyorum, zaten içime çektiğimde tam olarak ciğerlerimi dolduramıyor. daha önceden tretmanı yazılmış bu ânın. üçümüz konuşurken bile üçümüz yokuz orada.


"evet benim yanımda bunları konuşmamalısınız" diyen üçüncü bir kişi bile yok orada aslında. ben ve o beceriksiz yalan varız. çok güzel bir ağustos pazarında konuşuyoruz, o bana diyor ki: sen, sandığın kişi değilsin, ben diyemiyorum ki, sen numara yapıyorsun.


bu, daha öncekilere benzemiyor; ben bir kere daha olsun konuşmak, öfkemi çıkarmak için bile olsa, konuşmak istemiyorum. iki kişinin bildiği yalansa, üçüncünün önünde oynadığımız ne?


evet, neden bir hizmeti eksikli yapıyormuş gibi hissettim kendimi ve bunu neden kimse engellemedi?


iki şey var:

1. rica etmek
2. teşekkür etmek

yok mu?

4.08.2008

yeni ne var?


"kokoreçten-zehirlenme
cevizli çiğköfte
kalıcı ruj
tuvalet aynası
çinili'nin sun şarapları
son gemi biraları
vapur kanyakları" A.Ö.

4.07.2008

hadi bu gece...


Bir gibi yattım, sekiz biranın üstüne sızmaktan başka çarem olmadığını düşünürken çok atraksiyonlu bir gece geçirmeyi başardım. iki kere yastık, üç defa da yatak, kanepe, koltuk değiştirdim. naylondan mamul gece gözlüğüm bi' işe yaramadı.

yataktaki sekseninci pozisyonumu değiştirmek üzereydim ki yanılsamalar kitabı'nı aldım elime. güneş doğmak üzereydi. hector mann öldü, david zimmer'ın sandığımız kadar güçsüz olmadığını anladık. o kadın da öldü. bitti.

7 gibiydi, düşünmeyi umduğum şey şuydu: bitti. vazgeçtim. kalktım, sigara içmedim. kendimi çok az üzgün ve yorgun hissediyordum. birisine bunu söylemem gerekiyordu. e.'ye telefon açtım ve söyledim: vazgeçtim, onun istediği gibi...

birisi, birisine bunu yapıyorsa, onun kendinden vazgeçmesini istiyordur. kimse bana bunun tersini söylemiyor. bana "benden vazgeçme" demiyor.

5odaya da 1salona da...

4.06.2008

?


korkak olmak o kadar büyük bir ayıp mı gerçekten?

yağmur yağsaydı...


uzun zamandan beri düşündüğüm şey bu sefer gerçek oldu. f. ile tartıştık. bu öğle yemeğinde... domates meselesi nerelere vardı ve f çekip gitti. tartışmaya başlar başlamaz, onun kapıdan çıkışını hayal ettim ve bu bana çok iyi geldi. çıksın ve bir daha uzun süre gelmesin istedim. biraz ağladım, hava da ne biçim, bir türlü yağmur yağmadı. bir gün öleceksem, bu, pazar akşamı saat 8 civarında olacak.

nasıl olacak?


ilanı bulamıyoruz. b., bir ara bir yerde gördüğümüze emin, f de gördüğünü söylüyor, ama bulamıyoruz işte. o siteye de bakıyoruz, ama ilan kalkmış. yayınlandığı gün aldığı telefon numarasını arıyoruz, cevap vermiyor.

başka ilanlara da bakıyoruz arada. dört odalı olan vardı, gitmiş. a ile konuştum, çok özendi plana. "keşke ben de yapabilseydim" ama kız var deyip durdu.

f, s ile konuşmuş ve belki o da gelebilir. "ne şans" diyoruz, ne şans ki bu zamanda böyle bir ihtiyaç içindeyiz hepimiz. herkes için en iyi yol bu. başka bir şeyi aklıma bile getirmek istemiyorum. zaten başka türlü nasıl olacak ki? bütün planlarımı bunun üstüne kurdum.

iyi olacak, iyi...